• Arkadaşlarım

  • Bağlantılarım

  • YKY

SÖYLEŞİ: M. Erte – G. Sesil Sar, Cem Kurtuluş, Veysi Erdoğan, Said Aydın / Kitap-lık, Kasım 2008

29/11/2008 · Kategori: Söyleşiler

G. Sesil Sar: Öykülerinizde anlatıcının aynadaki aksinin konuştuğunu söyleyebilir miyiz? Bir okur olarak bana böyle bir cepheden bakıldığını, anlatıcının okura seslenmeden önce görüldüğünü, kirletildiğini (?) düşündüm.

 

Belki de size, okura seslenilmiyordur. Okura dair bir algı, dolayısıyla okurun bir görüntüsü aynaya bakan yüzde, yazarda varsa, aynadan yansıyan yüzde de vardır ve bunlar arasında bir diyalog, ‘birbirini okuma’ söz konusudur… Sorunuzu ayna imgesiyle yanıtlamak kolayıma geldi; ama ‘ayna’ bir okuma mekânı olarak bana hiçbir şey vaat etmiyor, biz hayata bakarken içinde olmadığımız bir şeye bakmıyoruz, demenin bir yolu sadece ve bakışımızın bize ait olduğundan emin değilim. Sen baktığın yerdesin, öyleyse başkaları da senin durduğun yerde. Gören aynı zamanda görülüyor ve doğrudan bir okuma yok, araya bir şey giriyor.

 

Cem Kurtuluş: Özellikle öykülerinizde yazma deneyimini önplana çıkarmış olmanız dikkatimi çekti. Kitabınızı İstanbul’da gittiğim her yere götürdüm herhalde ve bu yerler de okuma deneyimime katıldı; ama kitabınız öyle sanıyorum ki mekân gözetilmeksizin yazılmış, kendini tekmeleten gazoz kapağı, yutturan hap gibi kendini yazdırmış. Burada kurguyu da, yapıyı da aşan, ‘göz’den kaçarken karşılaşılan bir yazı edimi var; kendimizi bir hacı gibi duasını sayıklarken bulduğumuz dini bir edim. Tüm akışı ve olasılıkları kapsamaya çalışıyorsunuz. Benim burada sormak istediğim, çok net olmamakla birlikte, yazının ister istemez dışladığı ama kendine her sınır çekişinde fark ettiği o kadir gözle, okurun gözüyle ilgili. Bu göze gerçekten inanıyor musunuz, bu göz gerçekten varsa ayna kirlenmemiş demek değil midir? Aynayı kirleten sözün kendisi mi sizce?

 

Tüm metinlerin ‘göz’le çarpışarak –görüldüğünü, diğer bir deyişle okunduğunu duyarak– ortaya çıktığına inanıyorum. Kendindeki okuru, ‘göz’ü öldürerek tek bir sözcük yazamazsın, ama gene de ölümüne bir mücadeleye girişirsin onunla. Bu çarpışma öykülerime girdi, kurguyu aşarak değil, kırarak diyelim, evet, fakat okuyan-okunan, gören-görülen, yazan-yazılan arasındaki, tarafların sürekli yer/tanım değiştirdiği, birleşip ayrıldığı kavga sadece masa başında kâğıt kalemle metin üretirken yaşanmıyor, hayatın insanın içinde bulunduğu her karesinde var; nasıl bir öykünün kurgusunda kırılma yaratıyorsa, anlatıyı bölerek ona başka bir yön veriyorsa, hayatın akışında da bir sapmaya neden oluyor. Tabii, her sapılan köşede yeni bir ‘okuma’, kavga var; ben bu sapmalar zinciriyle ilgili bir dertle masa başına geçtiğimde hayatın diğer karelerinden iyi tanıdığım düşmanımla, o ‘göz’le bir kez daha karşılaştım. Sonuçta okumuş, okunmuş oldum, yazmış değil; öykülerimde kesinlikle yazma deneyimi yok, gören ve görülenin kâğıda taşınan çarpışmalarından yalnızca biridir o sizin dediğiniz, ‘masa başı’ hayatın dışında kalmadığı, sapmalar zincirinin bir halkasının mekânı olduğu için öyküye girmiştir. Bu konuya mistik bir yaklaşım getirmekten özellikle kaçınırım, ayrıca o ‘göz’le yer değiştirebildiğimize göre, çatışmaların bir galibi olmadığına göre iki kutuptan birinin üstünlüğünden söz edilemez… “Ayna” konusundaki sorunuzu iyi anlamadım.

 

C. K.: Belki şöyle demeliyim, bir okur olarak ben sürekli delinmek istiyor ama bir delik aramaktan, kendimi o deliğin içine boşaltmaktan kaçamıyorum. O kadir göz, okurun gözü dediğim tam da bu delik işte: kendi içinden taşan, taşmasında işgalimizi, köleleşmemizi, bize ait olmayanı, yıkılışımızı arzuladığımız delik. Gözün varlığına olan inanç, bu gözü kendisinde açılan deliklerle açıklayan söz mü aynayı kirleten? “Boşluğu yansıtan ayna” içine dolunacak, daha sonra sifonu çekilecek bir delik değil mi? Bakışın kirlettiği önce söz, sözün düğümlediği önce dil mi acaba?

 

Sorularınız olası bir cevaba dair bir imge sunuyor. Benim cevabım ne olabilir, bir cevap vermeli miyim, bilmiyorum.

 

Veysi Erdoğan: Bakışın Kirlettiği Ayna’yı okurken birincil kaygınızın dili karşınıza almak olduğunu fark ettim: Kahramanlar arasındaki bağlantının bile dil düzleminde bir aktarımla sürdüğünü… Durağanlık yok öykülerinizde. Dil, devamlı bir erozyona uğrayarak sıçrıyor diğer yamaca. Konvansiyonel bir sıçrama değil bu, tamamen siklonik ya da frontal. Kendisini cepheden bir saldırıya maruz bırakıyor. Bitmişlik öykülerinizin tabiatına ters düştüğünden varılacak bir yer endişesi taşımıyor. Dolayısıyla dil, absürde değiyor. Öykülerinizdeki bu absürd durum bilinçli bir algıyla ilerlediğinden ben buna ‘sağduyulu absürd’ demeyi tercih ediyorum. Çünkü öyküler arasındaki geçirimli tabaka, durmadan başka bir alana kayıyor. Yani bilinçli bir dil kayması söz konusu.

 

Üç senaristin bir film öyküsü kurmaya çalıştığı “Bir Kölenin Eğitim Sorunları” dışarıda tutulursa öykülerimde diyalog yoktur; karşılıklı konuşmanın yokluğundan çok, ‘söz’le iletişimin imkânsızlığını kastediyorum. Sözler ve hareketlerin attığı düğümler yerinde ve zamanında çözülüp bir cevap verilemez. İnsan tüm bedeniyle ve etkileşim alanındaki her şeyle birlikte bir dil oluşturur, öykülerimdeki anlatıcı bu dille, başkalarının, dünyanın diliyle yakalanmış bulur kendisini, ‘bağlanmıştır’. Dilin karşısında değil, içindedir, dille kuşatılmıştır; fakat dünya kadar, çevresindeki her şey kadar kendisini de bir bilmece olarak algılar, ‘okumak’ üzere kendisini karşısına almayı dener. “Gazoz Kapağı” ve “Af” adlı öykülerde açık olarak ‘okunamazlığı’ kabul eder ve teslim olur… Şimdi Cem Kurtuluş’un neden “sözün düğümlediği önce dil mi acaba?” diye sorduğunu anladım. Sözcükleri eksiksiz olarak bir araya getirmeye, kendi sözünü kurmaya, içinde olduğu akışı, bağlandığı dili kavramaya çalışıyor anlatıcı ama nihayetinde bütünün kavranılamazlığını duyurmaktan başka neye yarıyor bu çaba. Kör bir nokta var, daha önce de dedim ben bunu, hiçbir şeyi tek bir anda tek bir yerde tespit edemezsiniz, hep kör bir nokta çıkar karşınıza. “Bir Kölenin Eğitim Sorunları”nda da görülüyor bence bu; yani bir öykü kurmanın, bir bütün ortaya koymanın imkânsızlığı: kişiler konuştukça öykü karanlığı adım adım artan o kör noktayla yön değiştiriyor ve dağılıyor. Varılacak bir yer yok, insan neredeyse benim için hem ‘başlangıç’ta, hem de ‘son’dadır, anlatıcının endişesi bir anlamda belki de duramamak, bulunduğu noktayı ‘başlangıç’ ve ‘son’ kılan tüm anlamları tespit edememek; düğümler, ihtimaller peş peşe ve “dünya bir topaç gibi dönüyor”.

 

G. S. S.: Sürekli ve hızla anlam arayan, anlamlandırma çabasıyla daldan dala konan bir zihinle karşılaşıyoruz. Duyuların zihnin hızına yetişemediği bile söylenebilir.

 

Öyle olması mümkün mü, diye düşünüyorum. Gerçekte öyle olmaz da, öyküler böyle bir yanılsama mı yaratıyor acaba? Sanıyorum özellikle “Bakış ve Beden”e gönderme yapıyorsunuz… Zihin duyularla eğrilip bükülen dilden başka bir şey değil. Duyu organlarımızdan gelen verilerin toplandığı bellek tüm bileşenleriyle birlikte kendi başına bir ‘işlem’ merkezi olarak çalışır ve bu merkez her yeni verinin algılanışına etkide bulunur. Dış dünyayı olduğu gibi değil, belleğimizin, dilimizin −yaptığı değişiklikle− katkısıyla algılarız; her yeni alınan veri de bellekte, dilde bir değişikliğe neden olur. Üzerine etkide bulunduğu, algılayacağı −içine alacağı− veri ile değişen bir işlem merkezi… İnsan bir bardağa su doldurduğunda suyu içse de, içmese de bir bardak su doldurmuş bir kişi olarak eskisinden farklıdır. Bir sonraki hareketinde ya da çevresinden gelen herhangi bir veriyi algılama durumunda artık eski temeli üzerinde değil, en son hareketi ve algıladığı veri ile değişmiş temeli üzerinde durmaktadır. Burada önemli olan nokta; belleğin, işlem merkezinin, yani dünyayı algılayacak olan insana ait temelin, dilin dışarıdan gelen verileri dışarıdaki halleriyle değil, içine alabileceği şekliyle alması −yorumlayarak o hale getirmesi−, anlamasıdır. Demek istediğim, insan ‘dışarı’yı bir tencerede kaynatarak, üzerine tuz ekerek, süzgeçten geçirerek, yağ katarak anlar… Dilin bu çabasını kavramaya çalıştım, yoksa dili bir koşu içinde görmedim; diğer yandan,  dünyanın hızı dediğimiz şey ‘dil’siz fark edilemez…

 

G. S. S.: Sadece “Bir Kölenin Eğitim Sorunları”nda değil, genel olarak kitabın bütününde bir efendi-köle ilişkisi varmış gibi geliyor bana: Anlatıcının “Hap”a direnmesi, “Gazoz Kapağı”nın peşinden ayrılamaması, vb. Yazar ve okur arasında da bu ilişkiyi kurmaya çalıştığınızı düşünüyorum. Yazar, dile getirdiği şeyler üzerine okurla neyin nasıl anlaşılacağı, anlaşılması gerektiği üzerine adeta bir iktidar mücadelesine giriyor.

 

Tarafları efendi ve köle, yazar ve okur adlandırmalarıyla net bir şekilde belirlenmiş görmüyorum; bu kutuplar var ama kimin ne olduğu pek belli değil. Ayrıca iktidar kendisi için mücadeleye girenleri aşan bir şeydir. Bir kafede karşılaşıp konuşmaya başlayan kişiler arasında Hobbes’un devleti hiçbir çaba harcanmadan kurulur; efendi de, köle de bu iktidarın altındadır. Kitapta sanıyorum daha çok anlatıcının anlam arayışı nedeniyle ortaya çıkan bir bağlanma var ya da ayrı ayrı içinde bulundukları anlam alanları arasındaki çarpışma, kesişme nedeniyle taraflar kendilerini aşan, onları birbirine bağlayan, yargılayan iktidarı duyuyorlar. Bu iktidarın denetimi altında bir uyum arayışına giriyorlar, teslim oluyorlar ya da karşı çıkıyorlar, kendilerini bağlayan görünmez ipleri koparmaya çalışıyorlar. İktidar mücadelesi yok, birlikteliklerden doğan iktidarı duyan insanın huzursuzluğu var.

 

V. E.: Son söylediklerinize istinaden ‘sözcüklerin huzurluğu’ diyeceğim. Kayıp giden, kendisine bir yön tayin edemeyen bir aylaklık praksisi! Buradayım ama yokum diyalektiği… Bakışın Kirlettiği Ayna’da mekânsız kılınmaya dair bir söylem endişesi gördüm. Belirsizin dizginlenemezliği, oradan oraya savrulan göçebe sözcükler şeklinde yurtsuzlaşıyor. Öykülerin zeminini ve çekim alanını oluşturan delidoluluk, bensizleşerek bir ‘hiç yer’ ediniyor.

 

Dil yaşamın kendisi; sözcükler, sözcüklerden oluşan öbekler, öyküler, şiirler çekilip huzur bulabileceğimiz ayrı bir kıta değil. Siz gönül rahatlığıyla bir sandalyede oturduğunuzu söyleyebilir misiniz, sadece bir sandalyede oturuyor olabilir misiniz? Sadece bir sandalyede oturan, oturabilen adamı benim aklım almıyor, oldukça fantastik geliyor bana bu. Buradayım, diyorum; ama burası neresi? Dil sizi o sandalyeye eklediği gibi, bana da ekliyor, gördüğünüz, duyduğunuz, algıladığınız, düşündüğünüz her şeyle ‘bir’ oluyorsunuz. Düşünceleriniz yalnızca ayaklarınızı bastığınız yerle sınırlı kalmıyor değil mi? Zaten ayaklarınızı sadece içinde bulunduğunuz odanın zeminine basıyor olamazsınız. Bir şehirdesiniz, bir ülkedesiniz.. dünyanın ucu bucağı yok. İnsanın nerede olduğunu soruyorum; hiçbir şeyi başından atamayan, içinde bulunduğu bütünü keşfe çıkan, bu yolculuğa mahkûm olan insandan söz ediyoruz. ‘Aylaklık’, ‘delidoluluk’ onun macerası için çok iyimser, neşeli sözcükler. Bu macera sizi mekânsızlığa mı götürür? Mekânsızlık ‘dil’sizliktir, dışarısıdır. Dışarı çıkamazsınız; agu demiş bebek için, dille yakalanmış insan için dışarısı yok.

 

G. S. S.: Kitabın ilk öyküsü “Hap”ta anlatıcı alaycı bir şekilde doktorun önerisiyle öykü yazmaya başladığını sezdiriyor bize: “Şiir yazmayın (…) Sizin duygularınızı düzenlemeye ihtiyacınız var, öykü yazın mesela.” Buradan kitabın bütününe yayılarak düşünüyorum, öykülerinizde “şiir yazmıyorum” kavgası var sanki; şiirden intikam alan bir anti(ka)kahraman…

 

Anlatıcının başınabuyruk bir anti-yazar olduğunu düşünüyorum; öyle bir öneriye kulak verecek cinsten değil. Kitabı okumamış kimselerin benim bir doktor lafıyla öykü yazmaya başladığımı sanmalarına sebep olacak kadar ciddiye almak istemiyorum bu meseleyi; dediğiniz gibi alay var orada, cımbızla bir cümle çekince anlaşılmıyor. “Hap” rastlantısal bir şekilde kitabın ilk öyküsü olarak yerini bulmadı tabii; fakat belirtmiş olduğunuz nedeni kabul edemem, “Hap”ta kitabın bütününe dair başka bir ‘şey’ var. Niçin şiir yazıyorsam, tam tersi bir nedenle öykü yazıyorum, bu gerçek, ama bir intikam söz konusu değil. Üstelik ‘intikam’ –kullandığınız biçimiyle– benim ne şiire, ne de öyküye sokmayacağım kadar lirik, romantik bir sözcük. “Hap”ı Şeref Bilsel doktorun düzenleme önerisine bir başkaldırı olarak okumuş (Yeni Şafak Kitap, 4 Haziran 2008), ona da çok katılmıyorum; anlatıcının ‘yapı’ya bir başkaldırısı varsa da, dünyayı –algılarını– kendine özgü yöntemlerle derleyip toplamaya çalıştığı, bu uğurda en uç ihtimallere, ayrıntılara kadar gidip geldiği görülebilir. Ha, sonuçta ne çıkıyor ortaya, daha önce bir küp bulunan yerde on altı yüzeyli başka bir prizmayla, gerçeğin abartılı bir görüntüsüyle karşılaşıyoruz.  Anlamsızlık ya da düzensizlik değil bu, çokanlamlılığın bizi vardırdığı absürd.

 

Said Aydın: Şiir ve öykü yazan Mehmet Erte’yi ayrı kişiler olarak konumlandırmak hevesinde değilim ama söyleşilerinizde Suyu Bulandıran Şey’in ve Bakışın Kirlettiği Ayna’nın “sadece tür değil karakter açısından da” iki farklı kitap olduğunu dile getiriyorsunuz.

 

Farklı dönemlerde yayımladığım, biri diğerine göre daha uzun bir süreçte oluşmuş, farklı türlerde yazılmış iki kitaptan söz ediyoruz. Estetik, tarihle birlikte yürür, evrilir. İki kitabı birbirinden ayırmak için bu yeter ama önümüzdeki yıl çıkacak olan Alçalma adlı ikinci şiir kitabımın da öykü kitabımdan karakter açısından farklı olduğunu, başka bir estetik düzlemde durduğunu göz önünde bulundurarak daha özel bir neden ileri sürüyorum, iki ayrı dünya görüşünü işaret eder gibi, şiir ve öykünün bendeki farklı kimlik alanlarından doğduğunu söylüyorum. Kendimi ikiye, üçe bölünmüş gibi görmek eğiliminde değilim; ama bir insanın birbiriyle çatışan yanları vardır, şiir ve düzyazı özlerindeki başkalık nedeniyle bu çatışmayı farklı kutuplarda yüklenerek bölüşebilir, iki ayrı estetik düzlem yaratabilir, diyorum sadece. Şiir ve öyküyü ayırmıyor, bir çatışmanın tarafları olarak birleştiriyorum. Bu düzlemlerin çatıştığı yerde yeni ürünlerle başka bir estetik doğabileceği de ileri sürülebilir pekâlâ, sonrasını zaman gösterir.

 

S. A.: Hikâye ve öykü arasında yaptığınız ayrımı ihmal etmeden söylüyorum, öykülerinizdeki anlatıcı bir hikâye anlatmaktan çok, özellikle “Hap” ve “Bana Ne Ben”de hikâyeyle ilgili verileri, yapıları altüst etmekle meşgul oluyor.

 

Aşk yoktur, aşk hikâyesi vardır. Tüm duygular, düşünceler bir hikâye içinde vardır. Hikâye kendi anlamı konusunda tereddütte kaldığında, kendisini yorumlamak ve aşmak istediğinde öyküye varırız. Hikâyeler varoluşsal durumların taşıyıcısı, öyküler de yorumlayıcısıdır, diyerek onları ayırmıyor, birleştiriyorum. Öykü hikâyeyi, hikâye de yaşamı düşünür, imgeler. Ben hikâyeyi aramam, insan nerede duruyorsa hikâye oradadır. Hikâyeyi göstermek-gizlemek öykünün özgürlüğüdür, diyorum ama bütünü kavrayabiliyor muyuz? ‘Anlatıcı’ tâbirini ben de kullanıyorum, ama anlattığı şeye dahil olmayan, hikâyenin kendi hikâyesi olduğunu görmeyen birini kastetmiyorum. Umut verici bir farkındalık mı bu? Sınırlarını yoklayamadığı bir bütünün içine atılan bu kişi artık kendini kandırabilir mi? Böyle bir ‘ben’ cehennem gibi bir olasılıklar dünyasında altüst olmuştur, delik deşiktir, huzursuzdur. Hal böyleyken nereden geliyor bu kahkaha bilmiyorum…

« Önceki :: Sonraki »