• Bağlantılarım

  • YKY

TEMİZ AYNA YOKTUR / İsmail Sert / Hece Öykü, Ekim 2008

25/10/2008 · Kategori: Yazilar


Öy­kü­le­ri Var­lık, Öz­gür Ede­bi­yat, Kül Öy­kü ve Ki­tap-lık gi­bi der­gi­ler­de yayınlanan Meh­met Er­te’nin ilk öykü kita­bı Ya­pı Kre­di Ya­yın­la­rı ara­sın­dan çık­tı: Ba­kı­şın Kirlet­ti­ği Ay­na.

Sa­de­ce ki­ta­ba is­mi­ni ve­ren hi­kâ­ye­de de­ğil, ‘Ay­na’ hep var Er­te’nin metinlerin­de. Ay­na­yı yurt bel­le­miş onun kah­ra­man­la­rı, ay­na­yı me­kân tutmuş onun hikâyelerin­de­ki olay­lar ve ay­nay­la ge­niş­le­miş, de­rin­leş­miş hikâye­le­ri.

Er­te iş­te o sı­nır­da, ay­na­nın ‘gös­te­ren’ ön yü­zü ile ‘sak­la­yan’ ar­ka yü­zü arasına kur­muş di­li­ni. Sır­lı yü­zün asıl ‘gös­te­ren’ ol­du­ğu­nun bil­gi­si de da­hil o dile. Hikâye­yi o dar çiz­gi­de, ‘bı­çak sır­tı’ mi­sa­li ‘ay­na sır­tı’nda kur­mak da usta­lık istiyor. Dilin ora­da ku­rul­ma­sı­nın so­nuç­la­rın­dan bi­ri he­men görünüyor: Bir ar­ka yü­ze geçiyor an­lat­tık­la­rı, sır­la­nı­yor; bir ön­yü­ze akı­yor, bil­lur­la­şı­yor.

Ya­zar ken­di­si­ne de yer aç­mış hi­kâye­le­rin­de: ay­na­nın tam kar­şı­sın­da oturuyor. Yü­zü oku­yu­cu­ya dö­nük hikâye­si­ni an­la­tı­yor. Ay­na­dan yan­sı­yor ya da ay­na­ya yan­sı­yor an­lat­tık­la­rı ya da ay­na­yı şa­hit kı­lı­yor ken­di­si­ne. Diyor ki; ‘bü­tün ma­ri­fet ay­na­da­dır. Ben ora­ya ba­kıp an­la­tı­yo­rum.’

Bir yan­dan da an­la­tı­şı­na ba­kı­yor ay­na­da, ken­di­si­ne çe­ki­dü­zen ve­ri­yor.

Ay­nay­la pay­la­şı­yor ya­zar­lı­ğı­nı de­sek çok mu ile­ri git­miş olu­ruz aca­ba? Yazar­lı­ğı ters­yüz edip gös­te­rir­ken, hi­kâ­ye­si­nin hi­kâye­si­ni an­la­tır­ken de yeterin­ce mütevazı. Ne­ca­ti Mert’in “hi­kâ­ye al­çak­gö­nül­lü­lük­tür” ta­nı­mı­na da uyu­yor bu haliy­le.

“Ço­cuk­lu­ğum­dan be­ri dü­şün­me­me­ye ça­lı­şı­rım. Dü­şün­me­mek elim­den gelmiyor,” di­yor tüm açıksöz­lü­lü­ğü ile ki­ta­bın ilk öy­kü­sü­nün ilk cümlelerinde.

‘Ha­di siz de dü­şü­nün şu dü­şün­me ko­nu­su­nu’ di­ye tek­lif­te bu­lu­nu­yor okuyucuya. Ve bu cüm­le ile bun­dan son­ra­ki say­fa­lar için de uya­rı­yor okuyucuyu: ‘Sa­de­ce hi­kâye de­ğil­dir oku­ya­cak­la­rı­nız. Ara­da hi­kâye edilmemiş, saf dü­şün­ce­le­re de rast­lar­sa­nız, sa­kın şa­şır­ma­yın!’

Ya­zı­nın kur­ma­ca ol­du­ğu­nu açık et­me­nin met­ne za­rar ver­me­di­ği­ni düşünüyor Erte. Açık­ca­sı ger­çe­ği ba­zen de en çıp­lak ha­liy­le yan­sıt­mak üzere, ay­na­sı­nın bir bölü­mü­nün sır­rı­nı kal­dı­rı­ve­ri­yor bi­le­rek, is­te­ye­rek. Kahra­ma­nı ke­na­ra çe­kip okuyucuy­la göz gö­ze gel­mek­ten, hat­ta kah­ra­ma­nın sır­rı­nı da açık et­mek­ten, büyü­sü­nü boz­mak­tan çe­kin­mi­yor.

Bu mü­da­ha­le, ya­zı­nın en do­ğal ha­liy­le et­ki­si­ni öl­çen bir sı­nav as­lın­da. Buyurun ba­ka­lım, per­de ge­ri­sin­de kal­ma­yın, en ya­lın ha­li­niz­le çı­kın okuyucu­nun kar­şı­sı­na ey hi­kâ­ye kah­ra­man­la­rı! Bu­nu di­yor, son­ra o da okuyucu­lar ara­sı­na ka­rı­şıp kaybo­lu­yor.

“Ba­na Ne Ben” ad­lı hi­kâ­ye­nin ikin­ci bö­lü­mü­ne şöy­le baş­lı­yor an­la­tı­cı: “Hikâ­ye­ye geç­me­den ön­ce na­sıl yaz­dı­ğım hak­kın­da ko­nu­şa­ca­ğım.”Sar­sı­cı bir sa­mi­mi­yet ham­le­si bu. Ya­zar oku­yu­cu­nun ko­lu­na gi­ri­ve­ri­yor şa­şır­tı­cı bir hız­la. Oku­yu­cu da ne ol­du­ğu­nu an­la­mı­yor ama ha­lin­den mem­nun ol­ma­ma­sı için bir se­bep yok. Kolu­na gi­rer­ken ‘Dün ak­şam iyi uyudun mu?’ di­ye so­ra­cak ka­dar sa­mi­mi. ‘Ev sahi­bi sö­zün­de dur­du mu, ha­ni ge­çen­de anlatmıştın’ di­ye­cek kadar il­gi­li.

Son­ra ta­bii he­men kav­ga et­me hak­kı­nı da ken­din­de bu­lu­yor… di­diş­me hakkını…

İlk cüm­le­nin he­men ar­dın­dan “siz­ler çok tu­haf­sı­nız,” der­ken tu­haf ol­mu­yor o yüz­den. Baş­lar­ken ne ka­dar sa­mi­mi ise ça­tı­şır­ken de o ka­dar sa­hi­ci. Ve hikâ­ye­ye geç­me­den ön­ce hi­kâ­ye­nin hi­kâye­si­ni, ya­zar­lı­ğı an­la­tı­yor.

Üçün­cü bö­lüm­de hi­â­ye­si­ni an­lat­tı­ğı hi­kâ­ye­yi an­lat­ma­ya gi­ri­şi­yor. An­cak emin de­ğil dü­şün­ce­den kur­tu­lup da hi­kâye­ye da­la­bi­le­ce­ği­ne. Oku­run kendisiy­le kavga et­me­si­ni, sor­gu­la­ma­sı­nı is­ti­yor hi­kâye­nin so­nun­da. Hem de ba­şa döndürecek ka­dar ol­sa bi­le. “Sen bu­na hi­kâye mi di­yor­sun, adam gi­bi yazsana!” di­ye çıkışmaya tah­rik ediyor oku­yu­cu­yu. Bir baş­lat­sa kar­şı­lık­lı sor­gu­la­ma­yı… ya­ni di­ya­lo­gu, ya­ni ya­zar ve oku­yu­cu­nun bir­bi­ri­ne ay­na tutma­sı­nı. Ola­cak her şey. En baş­ta da hi­kâ­ye ta­mam ola­cak!

Bağ­lan­ma Er­te’nin te­mel iz­lek­le­rin­den bi­ri. Bağ­lan­ma hu­zu­run kay­na­ğı yazar için. Hu­zur­suz­luk ise tam olarak bağ­la­na­ma­ma­nın bir so­nu­cu. Ki­min kime bağlan­dı­ğı da ayırt edil­mez bağ­lan­ma­dan son­ra. Bir­bi­ri­mi­ze bağlanma­mız gerektiğini fark et­tik­ten son­ra bağ­lan­mak da ko­lay­dır.

“Ga­zoz ka­pa­ğı” hi­kâ­ye­sin­de öz­ne ile nes­ne­nin ey­lem üze­rin­den kop­maz bağlılığı­na şa­hit olu­yo­ruz. Öz­ne ile nes­ne bir olu­yor­lar. Ey­lem bi­le ayırt edile­mi­yor artık. Hep­si iç içe, tek bir var­lık olu­yor­lar.

Er­te bir dı­şa­rı­dan ba­kı­yor bu var­lı­ğa, bir içer­den… Dı­şa­rı­dan ba­ka­cak çoğun­luk için ters yüz edip içi gösteri­yor. İçi me­rak eden­ler için dı­şa­rı­dan na­sıl göründüğü­nün far­kın­da ol­du­ğu­nu ka­bul ve iti­raf edi­yor.

Her şe­yi sor­gu­la­yan bi­ri var hi­kâye­de. Ve o ki­şi her şe­yin sor­gu­la­na­bi­lir oldu­ğu bir dün­ya­da ya­şı­yor.

Öy­le ki ay­na­nın çer­çe­ve­si içi­ne bir in­san var­lı­ğı ile ga­zoz ka­pa­ğı­nın var­lı­ğı­nı karşı kar­şı­ya ko­ya­rak ba­kı­yor.  Her­ke­sin, var­lı­ğı duy­ma­nın bu ka­dar inceldiği yerlere ge­le­ce­ği­ni, ama mut­la­ka ge­le­ce­ği­ni, bun­dan kaçamayacağını an­la­tı­yor bir güzel.

Yap­tık­la­rı saç­ma da ol­sa bir­bi­ri­ne bağ­la­na­bi­lir iki ki­şi. Bağ­lan­mak yi­ne güzel­dir. “Af” hi­kâ­ye­sin­de saç­ma bir ey­lem­de bağ­la­nı­yor­lar bir­bir­le­ri­ne. Saçma bir görevde bi­le ka­la­ba­lı­ğın iğ­va­sı ile asıl gö­re­vi­nin ne ol­du­ğu­nu unu­tup da­ha da saç­ma bir kı­yı­ya düş­se­ler de dü­rüst­çe ve gay­ret­le ça­lı­şı­yor­lar. Ama as­lo­lan bağ­lan­ma…

“De­lik” baş­lık­lı hi­kâye­de yi­ne şok bir baş­lan­gıç var. Al­nı­na bir de­lik aç­ma­ya acilen ih­ti­ya­cı olan bi­ri!

Bu de­li­ği ne­den aç­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni an­lat­ma­sı bek­le­ni­yor do­ğal ola­rak. An­cak o öy­le yap­mı­yor. San­ki ne­den de­lik aç­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni da­ha ön­ce­den anlatmış okuyu­cu­ya. Bu ko­nu­da mu­ta­bık kal­mış­lar. Şim­di sı­ra na­sıl açma­sı ge­rek­ti­ği­ne gelmiş. “Ni­çin di­ye sor­ma­ya baş­lar­sa­nız ağır bir ye­nil­gi­yi ka­bul et­miş sayılırsınız.

Va­ro­lu­şu dü­şü­nü­yor, sor­gu­lu­yor, ka­tıl­mak is­ti­yor va­ro­luş sü­re­ci­ne. An­cak varolu­şun te­dir­gin­li­ği­ni ya­şı­yor ay­nı za­man­da. “Si­nek” hi­kâ­ye­sin­de ise varo­lu­şu ölüm-öl­dür­me üze­rin­den sor­gu­lu­yor.

“Si­nek” onun in­ti­ha­rı­na en­gel olur­ken ken­di ölü­mü­nü ha­zır­lı­yor far­kı­na varma­dan. İn­ti­har da de­ğil an­lat­tı­ğı. Ken­di­ni baş­ka bi­ri gi­bi öl­dür­mek­ten söz ediyor. Bu­nu sor­gu­lu­yor: Av­cı ile av ara­sın­da­ki ka­dar me­sa­fe ko­ya­bi­lir mi kendini ka­til ve kur­ban ola­rak ayır­dı­ğın­da in­san?

Ede­bî tür­ler ara­sın­da sa­lın­ma­yı se­vi­yor Er­te. Da­ha ya­kın­dan ba­kar­sak; kendi­si­ni bir tü­rün için­de kal­mak üze­re ka­yıt­la­mı­yor. Tür­ler ara­sın­da geçişler ya­par­ken bir tür içi­ne yer­leş­ti­ri­le­me­ye­cek ol­ma­nın kor­ku­su da yok on­da.

Öy­kü­nün sı­nır­la­rı­nın ne ka­dar ge­niş­le­te­bi­le­ce­ği­nin de­ne­me­si­ne gi­ri­şi­yor. Deneme­ler ko­yu­yor, şa­i­ra­ne pasajlar ya­zı­yor, ya­zar­ken dü­şün­me­yi denediği­ni gös­te­ri­yor.

Ra­hat­sız edi­yor met­ni, akı­şı­nı bo­zu­yor, düz bir çiz­gi­de ak­ma­sı­na izin vermiyor.

Oku­yu­cuyu da ra­hat bı­rak­mı­yor böy­le­ce. An­cak ge­rek­çe­si de kendinden/kendili­ğin­den: Ben ra­hat de­ğil­sem oku­yu­cu ne­den ra­hat ol­sun ki!

Oku­yu­cu da ma­yın­lı bir ara­zi­de iler­le­di­ği­ni fark edi­yor, gö­zü­nü dört açıp, dik­kat ke­si­li­yor. Hiç­bir be­lir­ti­yi at­la­mak is­te­mi­yor yü­rür­ken.

Üs­te­lik oku­yu­cu­ya va­at­te de bu­lun­mu­yor Er­te. Za­ten zor olan, ya­zar tarafından da­ha da zor­laş­tı­rı­lan yo­lun so­nun­da oku­yu­cu­yu mut­lu son­lar, çeliş­ki­le­ri çö­züm­len­miş fi­nal­ler bek­le­mi­yor.

Er­te’nin hi­kâ­ye­le­rin­de ay­na­dan ba­kı­yo­ruz dün­ya­ya. Ba­kar bak­maz bakışımı­zı da ay­na­ya da­hil edi­yo­ruz ayna­ya. Ay­na ka­çı­nıl­maz bi­çim­de kirleni­yor ba­kı­şı­mız­la. ‘Kir­li­lik’ de­di­ği­miz, bi­zim unut­kan­lık­la­rı­mız, karıştırma­larımız, ek­sik­lik­le­ri­miz, za­af­la­rı­mız… Da­ha­sı kö­tü ni­yet­le­ri­miz, gü­nah­la­rı­mız…

An­cak kir­len­me ile bir­lik­te bi­ze ait olu­yor ay­na, bi­zim olu­yor. Kir­le­nen ay­na nesnel­den öz­nel’e ge­çi­yor.

Öy­le­ce ba­kı­yo­ruz var­lı­ğa, va­ro­lu­şa, ken­di­mi­ze, kar­şı­mız­da­ki­ne, dün­ya­ya…

Ve an­lı­yo­ruz ki; mut­lak te­miz ay­na yok hiç kim­se için. Ba­kı­şı­mız­la kir­le­nen aynayı dü­şün­ce­miz­le, iyi niyeti­miz­le, eme­ği­miz­le te­miz­le­me­ye ça­lı­şı­yo­ruz ay­nı za­man­da.

Ka­ça­ma­ya­ca­ğı­mız bu al­tüst olu­şun gün­lü­ğü Er­te’nin hi­kâ­ye­le­ri. Ba­zen sarsarak, zor­la­ya­rak, ba­zen ürperterek, ya­lın­laş­tı­ra­rak bi­zi di­ri tut­ma­ya ça­lı­şı­yor.

« Önceki :: Sonraki »