SÖYLEŞİ: M. Erte - Devrim Çakır/ Akşam Kitap, 31 Ağustos 2008
25/10/2008 · Kategori: Soylesiler
(Söyleşinin burada yer alan tam metni YKY Bülten Temmuz 2008 sayısında yayımlanmıştır.)
Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı’nda, “Sanat, insanın eylemi ya da hayatı başından atmasına denir” diyordu…
İşte ben o sebepten sanatçı, edebiyatçı değilim.
Yazmak sizin için “hayata müdahil olma” biçimlerinden biri mi?
Yazarak bir şeylere müdahale edebileceğini düşünen romantiklere saygı duymamız gerekiyor. Ben ama o kimselerden de değilim.
Yazı’nın işlevi sizce nedir?
Yazmak insanın ‘nerede olduğu/bulunduğu’yla ilgili bir meseledir bence; sadece buna indirgenemez tabii, ama tarihin ve coğrafyanın neresinde olunduğu/bulunulduğu meselesi tek başına o kadar geniş ki dışarıda tutulduğunda ortada okunacak bir metin kalmaz. Çağının tanığı olduğunu söyleyen aydınlıkçı, ‘sanatçı’, ‘edebiyatçı’ kimselerden hoşlanmam, yanıtımın bu söylem etrafında gruplaşanlarla karıştırılmama neden olacağını sezdim; ben dümen kırmadan, başladığım gibi devam edeyim fakat siz nereye yaklaşmak, kimlere benzetilmek istemediğimi dikkate alın. Yazarak insan bulunduğu yerden uzaklaşamaz ve hiçbir şeyi başından uzaklaştıramaz, kaçınılmaz olarak çevresinde ne varsa ‘yüklenir’.
Bir söyleşinizde, “Yazmak bence insanın kendi benzerini değilse de, kendisini anlayacak olan insanı yaratma çabasıdır. (…) Bu okurla yüzleşmenin tüm tehlikelerine rağmen yazarsınız. Onun tarafından anlaşılmanın tüm tehlikelerine rağmen” diyorsunuz.
Dışarıdaki okuru değil, içerideki okuru kastettiğimi vurguluyorum orada. Yani bırakın başkaları tarafından anlaşılmayı, insanın kendisini anlaması bile tehlikelidir demeye getiriyorum. “İnsan kendini kâğıt üzerine düşürmeyi dener. Bunu başardığında, bir parça olsun başardığında kendisini tehlikeli bir alana taşımış olmaz mı? Kâğıt sadece işe yaramaz şeyler yazıldığında mı buruşturulur?”
“Anlaşılmanın” genellikle istenen, aranan ve beklenen bir şey olduğunu düşünürsek, yazan biri olarak bu çelişkiyi nasıl açıklayabilirsiniz? Bu açıklanabilir mi?
Açıklayabildiğimiz takdirde bir çelişkiden söz edemeyiz. İnsan anladığını sindirir, sindirdiğini çıkartır. Kabul edilemeyecek bir şeyler için yazmamız gerekiyor. Anlaşılmak meselesi açıldığında şöyle derim ben hep: Tatlı, ağzımızdan bir bardak suyla gider de, acı ve ekşi bir türlü gitmez; kalıcı mı olmak istersiniz, yani tadınıza bakan ağızları öğürtmek mi, yoksa unutulmak mı, yani keyifle şapırdatılan bir ağzın içinde yok olup gitmek mi?
Kitapta, “Delik” ana başlığını taşıyan ilk bölümde, herkesin başına gelebilecek durumları, paranoyaya varan bir yaklaşımla didik didik eden bir zihinle karşılaşıyoruz; hatta kahramanınız, “Kınamayın beni, aksi bir adam değilim. Değilim ama, biraz ince düşünürüm” diyor. Ortadaki “kuyu”nun etrafında dönüp durduğu halde sanki ısrarla oraya, yani belki de bakması gereken asıl yere bakmıyor. Kahramanınızın dile getirdiği bu “ince düşünce”ler, bu her şeyi didik didik etmeler bizi hakikat’ten uzaklaştırıyor olabilir mi?
‘Asıl bakılması gereken yer’ neresi? Siz etrafında dönülen bir kuyu olduğunu söylüyorsunuz; bense bulunduğum yerde çöktüğümü, üzerinde durduğum zemini çökerttiğimi, gerçeklikte, anlamda, ilişkili olduğum şeyler alanında bir kırılma yarattığımı, bir delik açtığımı, bu deliğin çapını zorlayarak geçtiğim tarafta başka gerçeklik ve anlam duvarlarıyla karşılaştığımı, az önce bahsettiğim şekilde yeniden çöktüğümü, çökerttiğimi, dolayısıyla bir kuyu kazdığımı, durmaksızın derinleştirdiğim bu kuyunun hep en dibinde olduğumu düşünüyorum. Burada kendimi öykülerimdeki anlatıcı sesle özdeşleştirirken sadece onun adına değil, sizin adınıza, kuşku duyan insan adına konuşuyorum. İnsan hakikatin kucağındadır. Fakat, “Man proposes, God disposes”.
“Bakış ve Beden ya da ‘Anlam Bulutlarının Ardına Gizlenen Güneş’” adlı hikâyede, kahramanınız “gerçeklik” ve “anlam” üzerine düşünürken, “… maalesef anlam gözlerimizin üzerine bir perde çeker ve baktığımız şeyi görmeden, ithimallerin zemininde at koştururuz” diyor. Bir şeyi anlamlandırma çabasının, bizi o şeyin özünü ve aslında ne olduğunu görmekten alıkoyduğunu ama diğer taraftan bu çabanın, tıpkı “düşünmeden duramamak” gibi, insana özgü kaçınılmaz bir eylem olduğunu söyleyebilir miyiz? “Anlam” neden yanıltıcıdır?
Yanıt için değil fakat bu soruya bir yanıt arayışının açtığı yol için okuru öykülere gönderelim. Ben zaten doğrulukları, yanlışlıkları ya da değerleri nedeniyle değil, varlıkları, insan üzerindeki etkileri dolayısıyla −ve sadece alaya almak için− düşüncelerle, önermelerle, anlamlarla ilgileniyorum. “Delik” adlı öyküde anlatıcı bir türlü kımıldayamaz, “Gazoz Kapağı”nda ise eylemden kopamaz; bir kere ihtimallerin zemininde at koşturmaya başlamışsanız birbirini kovalayan, tek bir boşluk bırakmadan her yöne dağılan düşüncelerle, anlamlarla doludur hayat. Hiçbir şeyi tek bir anda, tek bir yerde tespit edemezsiniz, hep kör bir nokta vardır. O kör noktaya varmak istedim. Hayır, o kör noktanın karanlığına müdahale etmek değil, ki bu imkânsız, varlığını duyurmak istedim. Asıl bakılması gereken yer, demiştiniz, ben bütünün kavranılamazlığını söz konusu ediyorum; insan o kör noktayı sezince bakılması gereken başka bir yer, birçok yer daha olduğunu anlıyor ama öykülerimdeki gibi başka’ya yönelmekle, durmaksızın başka’dan başka’ya gezmekle, çevresinde ne varsa yüklenmekle o kör noktanın karanlığını, kahkahasını artırıyor. Benim için bu kahkahayla yapılan dans o kör noktanın varlığını duyurmanın bir yolu.
Hikâyelerinizi bir araya getiren Bakışın Kirlettiği Ayna’dan önce, 2003 yılında Suyu Bulandıran Şey adlı bir şiir kitabınız yayımlandı. Şiirden hikâyeye geçişiniz nasıl oldu? Bu ikisi sizin için nerede ayrılıyor, nerede birleşiyor?
Bu iki kitabın sadece tür değil, ‘karakter’ açısından da farklı olduğunu düşünüyorum. Düzyazıdaki emeğimle şiirlerim arasındaki ‘karakter’ bağını şimdilerde –henüz yayımlamadığım, üzerinde çalıştığım şiirlerde– kurmaya başladım sanıyorum. Böyle bir bağ gerekli mi? Hayır. İnsan kendisine dair farklı kimlik alanlarını farklı türlerde dillendirebilir. Ne şiirden öyküye, ne de öyküden şiire geçtim; başından beri ikisini birlikte yazıyorum. Şiir doğası gereği ortaya çıkmaya çalışan, bunun için sabırsızlanan bir şey, Suyu Bulandıran Şey’in önceliği almasının nedeni bu. Öte yandan yapısı itibariyle Bakışın Kirlettiği Ayna da gecikmiş değil.
Son olarak kendimce iki noktaya değinmek istiyorum. Birincisi, siz hikâye diyorsunuz, ben öykü. Sözlükteki anlamları farklı olmayan bu iki sözcüğü kavram olarak ayrı kullanıyorum. Hikâyeler ‘insanlık durumları’nın taşıyıcısı, öyküler de yorumlayıcısıdır bana göre. Hikâyeler özetlenebilir, parçalara ayrılabilir ve başka ‘bütün’ler içerisine varlığı belli belirsiz hissedilecek şekilde ya da açık olarak yerleştirilebilir; öykü hikâyeyi gören, düşünen bir yapı olarak onun fazlasıdır, içinden bir ya da birkaç hikâye çıkarılabilir ama o zaman geriye bir öykü kalmaz. Hikâyeyi göstermek-gizlemek öykünün özgürlüğüdür. İkincisi, öykülerimdeki anlatıcı ses için siz kahraman diyorsunuz… Onun bütünün kavranılamazlığı karşısında kendi ben’ini oluşturmanın ya da ortaya koymanın imkânsızlığıyla yüzleştiğini, anlamlandırma çabasıyla başkalarıyla, şeylerle birliktelikler kurduğunda, birliktelikler tarafından esir alındığında düşünceleri ve eylemleri arasındaki mesafenin açıldığını ya da arzu, düşünce, eylem üçgeninde bir deprem yaşadığını, dolayısıyla bir anti-kahraman olduğunu görmeliyiz, bu anlatıcı sesin tam bir portresini çıkarmakta ben zorlanıyorum ama diğer yandan her günkü dünyadır anlatılan ve o da aramızdan herhangi biri... Bir de şunu eklemeden geçemeyeceğim; kabul edemesem de yazar Bakışın Kirlettiği Ayna’nın içinde kaldı, ben dışarıda herhangi bir okur olarak bakışımı kitabın üzerine düşürüyorum.

