SÖYLEŞİ: M. Erte - Melike Aydın / Kül Öykü, Haziran 2008
25/10/2008 · Kategori: Söyleşiler
(İlk sözü Mehmet Erte aldı.)
Yazdıklarım hakkında bir şey söyleyebilir miyim? İki anlamda: Buna hakkım var mı ve bunu becerebilir miyim? Buna hakkım olup olmadığını sorguladığım sürece dilime bir beceriksizliğin bulaşacağı da açık. Diğer yandan, öykülerimdeki anlatıcı ses o kadar çok konuştu ki bana söyleyecek ne kaldı bilmiyorum. Kendisini yorumlayan, denetleyen, yoldan çıkaran metinlerin içindeki o anlatıcı sese göre hangi noktadan konuşacağım? Şu anda sizinle konuşurken bir metnin içine girdim mesela. “Şu anda” dediğimde satır başında olup olmadığımı, değilsem paragrafın neresinde durduğumu görmek istiyorum. Ve siz oradan bana bakıyorsunuz. Nasıl görünüyorum? Sizin bana baktığınızı görüyor muyum? “Güneş Gözlüğü”nde geçtiği gibi, “görülmesem de görüldüğümü düşünüyorum”; bu feci bir şey. Sizin bakışınızdan kurtulup kendimi bir ‘ben’ olarak ortaya koyabilir miyim? Her zaman siz ‘siz’den fazla bir şeysiniz. Kendimi ifade ettikçe ‘ben’den eksilen size mi ekleniyor yoksa? Sizden ayrı bir ‘ben’ var mı? Size bir cevap vermeden önce meşgul olmam gereken bir sürü soru var. Tüm bu soruların vasatlığını bilmekle birlikte, küçümseyerek kurtulamıyorum onlardan. Bu söyleşiyi okuyanlar bu dediklerimi falan yazarın, filan düşünürün dedikleriyle özdeşleştirecekler. Onların ‘anlam’ alanlarına, kavrayışlarına müdahale edebilir miyim? Öyle anlaşılmak istemiyorum, diyerek karşı çıkabilir miyim? Anlaşılmak, hadi diyelim ki çok kolay bir şey; peki bende anlaşılmayı göze alacak yürek var mı? Bu cesarete sahip değilsem eğer niçin cümlelerimin düzgün olması için uğraşıyorum? Asıl ifade etmek istediklerim bu ‘düzgünlük’ telaşıyla yitip gitmiyor mu? Bu kayboluşa üzülmeli miyim, yoksa beni korunaklı bir alana çektiği için sevinmeli miyim?
Gizlememiz gerekenleri açığa vurarak başlayalım işe. Kitabım yeni çıktı sayılır. Yeterli bir zaman içinde hazırlanmadınız bu söyleşiye. Şimdi söyleşiler kitap tanıtımlarının en kolay ve hızlı yolu haline geldi. Burada ben bir anlamda piyasa koşullarına ayak uyduruyorum. Bunu kabul etmek gerek. Eleştirileri beklerken, belki de boşuna beklerken kitapların raf ömrü doluyor. Yazarlar da tabii okunmamak için yazıyor değiller. Bütün metinleri biri okur. En azından yazarın kendisi. Yazarı da aşan bir ‘üçüncü göz’ün varlığından bile bahsedilebilir. Diyeceğim şu, bir metin okunmayı göze alarak ortaya çıkar. Bununla mücadele etmeden doğan bir metin olamaz. Konuyu karıştırdım galiba. Özür dilerim. Ne demeye çalışıyordum? Şu tanıtım meselesi… Piyasa koşulları nedeniyle bir şeylerin acilleşmesi ve zorunluluk halini alması sıkıntı verici. Söyleşilerin bir kitabın adını duyurma görevini üstlenmesi, hatta sadece bu göreve indirgenmesi ve yazarın kendi kitabını tanıtmaya soyunması, soyunmuyorsa eğer buna zorlanması ama daha da önemlisi bir anlamda kendini buna mecbur hissetmesi sıkıntı verici. Cevaplarım tüm bu dediklerimden bağımsız olamaz. Neye rağmen ve ne için burada olduğumuzun bilincinden kopamayız. Şu anda nasıl cevaplar vereceğimi, nasıl cevap verebileceğimi bilmiyorum. Birbirimizin açığını kapatamayacağız yani.
Cevaplarınızı daha sonra düzelteceksiniz. Hazırladığım soruların kötü olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Birçok soru hazırdır zaten. Onları bulundukları yerden alırız.
Kitabınızı okuduktan sonra hazırladım…
Okuduğunuz kitaba göre olduğunu düşündüğünüz yerden de almış olabilirsiniz sorularınızı. Tabii siz de sorularınızı düzelteceksiniz. Burada bir metin kuruluyor; eklemelerle, çıkarmalarla bir daha kurulacak. Neyi göze alarak kuruyoruz, kuracağız bu metni?
Bir yerden başlayalım mı?
Bir yerden başladık zaten. Yeni bir başlangıç noktası aramak başladığımız yerle boşuna bir mücadeleye girmek olur. Başladığımız yeri görmezden gelemeyiz. Başladığımız yerin başkaları tarafından görülmesine mani olabiliriz ancak. Bu da sorularınıza vereceğim cevaplardan önemli bir şeyi çalmak anlamına gelir.
“Bana Ne Ben” adlı öykünüzdeki anlatıcı ses gibi konuşuyorsunuz… Az önce “bir metin okunmayı göze alarak çıkar yola” dediniz. Metin için okunmak göze alınacak bir akıbet mi sizce, yoksa bir amaç mı?
Şöyle demek istedim: Bir metin okunmayı göze alarak yazılır. Metnin yazım, oluşma aşamasından bahsediyorum. Bitmiş bir metnin yola çıkışını, okurla buluşmasını göze almakla, bir metni yazarken, yazmaya başlarken okunmayı göze almak biraz farklı olabilir. Tüm metinleri, günceleri, gizli notları yazar ve ‘üçüncü göz’ birlikte okurlar. Okuduğuna müdahale eden iki okur söz konusu, yazarın bunlarla mücadelesi. Bu mücadeleyi göze almadan yazamazsınız. Elbette ilk okur olan yazar ve ‘üçüncü göz’ gelecekteki okurdan bir şeyler taşıyorlar. Elbette yazarın gelecekteki okurla da bir mücadelesi var.
“Bana Ne Ben” adlı öykünüzde “yazmanızın tek nedeni sizin gibi aklından zoru olan insanlara hitap etmek” diyorsunuz. Okunmak metin için göze alınacak bir tehlike olsa da, yazar için kendine benzeyen insanlarla buluşmasını sağlayacak bir alan yaratmıyor mu?
O öyküde ama alay var, çoğunda olduğu gibi, baştan sona. Tek bir cümlenin anlamı konusunda yargı bildirecek değilim. Öykü bittiğinde karşımıza çıkan manzaraya bakmalıyız. Daha kalabalık olması açısından aynı öyküden şu satırları alıntılayalım: “Sakın bana ‘kimseye ulaşmayacağını bilsem de yine yazarım’ demeyin. Kalem elinizdeyken hiç de öyle pozlar vermiyorsunuz çünkü. Kalem her zaman elinizde; salatalık soyarken, havuç rendelerken, limon sıkarken... Böyle hiç hoş görünmüyorsunuz, bunun farkındasınız değil mi? Yok canım, körün tekisiniz. Yürürken durmadan tökezliyorsunuz, sevişirken yataktan düşüyorsunuz. Mutlusunuz değil mi? Ah, değilseniz bile olun lütfen. Dünya sizin mutluluğunuza muhtaç. Aynaya baktığınızda, kendini başkalarına açıklamış, kendini açık etmiş bir insanın huzursuz yüzüyle karşılaşıyorsunuz. Ama bunu siz istediniz. İstemediniz mi?” Belki de burada bir önceki sorunuzla da ilgili bir şeyler vardır, okurken fark ettim. Ama bu öyküdeki anlatıcının ikiye bölündüğü, bu iki tip yazar arasında ve okurla sürekli bir diyaloğun söz konusu olduğu, aynı zamanda yazmanın bir olaya dönüştürüldüğü ve nihayetinde tüm bu çatışmaların ardından absürd bir anı-olayın aktarılmasıyla gerçekleşen parçalanma görüldüğünde bence net bir yanıt çıkarma çabasından vazgeçilir. İnsan kendini kâğıt üzerine düşürmeyi dener. Bunu başardığında, bir parça olsun başardığında kendisini tehlikeli bir alana taşımış olmaz mı? Kâğıt sadece işe yaramaz şeyler yazıldığında mı buruşturulur?
Okunmak yazarın kendi benzeriyle, benzerleriyle buluşmasını sağlamıyor mu?
Yazmak bence insanın kendi benzerini değilse de, kendisini anlayacak olan insanı yaratma çabasıdır. Burada dışarıdaki değil, içerideki okuru kastediyorum. Bu okurla yüzleşmenin tüm tehlikelerine rağmen yazarsınız. Onun tarafından anlaşılmanın tüm tehlikelerine rağmen.
“Delik” adlı ilk bölümdeki dokuz öykü aynı ‘ben’ anlatıcı sese ait…
‘Ben’e dair bir kaygı, ‘Ben’e dair bir alan açma çabası var mı, ona bakmak lazım... Fakat konuştuğumuz bağlamda “Bana Ne Ben”deki yazar sesi diğer öykülere göre farklı bir yerde duruyor. Diğerlerinde anlatıcı yazarken değil, yaşarken kuruyor metni. Kâğıda yaşarken kurduğu bu ilk metni aktarıyor. Ama metnin kâğıt üzerine yazım aşaması bir ikinci hayat olarak öykünün satırlarında kendini gösteriyor, gizlendiğinde de onu hissediyorsunuz. Yazar okurla diyaloğa girmeden diyemiyor sözünü. Bunu belirtiyorum; çünkü dışarıdaki okur, içerideki okurdan daha az tehlikeli değil. Tabii, bu söyleşinin okurları bağlamında önemle belirtiyorum. Onların bakışını hissediyorum. Sözlerimden hareketle kitap üzerine bir yargıya varılmasından çekiniyorum. Birini düzelteyim derken başka bir yanlışa düşüyorum.
“Hap”, “Bakış ve Beden ya da Anlam Bulutlarının Ardına Gizlenen Güneş”, “Güneş Gözlüğü”, “Delik”, “Af”, vb. ilk bölümdeki hemen her öyküde sıradan, doğal hareketlerin ardında kendine gönderilmiş veya gönderilebilecek işaretler arayan bir anlatıcıyla karşı karşıyayız. Aşırı bir ciddiyetle karşısındakilerin hareketlerini yorumluyor, ciddiyetle çizmeye başladığı çemberi saçmalıkla bitiriyor. Ciddiyet ve saçmalığın birbirinden uzak kavramlar olmadığı, ciddiyet yönünde ne kadar yol alınırsa saçmalığa varılacağı sonucu çıkarılabilir mi?
Yazdığım hiçbir şeyin mantıksız olduğunu düşünmedim. Mantıkla “saçma” arasında bir bağ var bence. Bu öykülerde, kitaptaki tüm öykülerde anlatıcı belli birtakım işaretler mi arıyor, yoksa birtakım hareketlerin tutuşturduğu olasılıklar arasında gezinerek bir yorum dünyası mı yaratıyor? Ve bu dünya nasıl bir dünya? Bunun düşünülmesini isterim.
“Hain ve Düşman” bir dış sesle başlıyor, II. bölümde bir zaman ve mekân sıçramasıyla ben-anlatıcı sahneye giriyor. Böylece öyküde şimdiden geçmişe bakıldığını anlıyoruz. Ama geçmişte bire bir yaşanmış bir şey anlatılmıyor. Yazar kurmaca olduğunu duyurduğu bir evrene giriyor. Zaten herkes birer simgeye dönüşüyor.
Simgeye mi? Anlatıcı simgelerin önemli bir rol oynadığı gençliğe gidiyor. Bire bir tanıdığı insanların ve olayların arasına, geçmişte denemediği bir olasılığı yakalamaya…
Ama yakalayamıyor değil mi?
Yakalanabilecek bir şey mi?
Geçmişte mümkün olmadıysa yine mi mümkün değil? En azından kurgusal dünyada? Ama siz şimdi o kurgusal dünyaya bunu vurgulamak için girildiğini söyleyeceksiniz. Öyküde dünyanın her şeyi tekrar tekrar yaşadığı ve büyük bir özgüvenle kendini tekrar ettiği için genç olduğunu söylüyorsunuz. Öfkeli değil alaycı bir tavrınız var, gençliğin hayranlık uyandıran yanıyla değil gülünçlüğüyle ilgili gibisiniz…
Tam olarak öyküde ne dendiğine bakalım mı: “Dünya, ne kadar genç göründüğünü bilmenin kibriyle kendisine ihtiyar diyen bir budaladır. Gerçekten de gençtir. Her şeyi tekrar tekrar yaşadığı için gençtir. Büyük bir özgüvenle kendini tekrar ettiği için gençtir. Ama gizli gizli ihtiyar olduğunu düşünür ve gözlüklerinin ardından bakarak parmağını sallar bize. Küçük bir çocuğun yetişkinleri taklit ederek oynadığı oyunlar bizi nasıl gülümsetiyorsa, dünya da öyle gülümsetmeli. Evet gülümsemek için, gülümsemek mi, hayır, kah kah kahkaha atmak için oturuyorum bu divana. Ama olmuyor, kahkahamı tarihin gürültülü akışı yutuyor; gülümseyemiyorum bile; gençliğe özgü o buhran yakama yapışıyor. Alnımdaki sivilceleri duyuyorum. Her tarafımda aynalar var; aynalar bana tuvalete gitmemi söylüyor. Tuvalete git ve böyle herkesin içinde değil, orada kendine bak. Şey, özür dilerim, tuvalete sivilcelerimi sıkmak için gittiğimi itiraf edemem: Tarihi kokutmak için gidiyorum; tabii, bu arada kendi dışkımı koklamadan da yapamayacağım.” Biraz uzattım galiba. Neyse. Konu dışı bir şey diyeceğim. Gençlik gençken bile geride kalan bir şey. “Ne var ki bunda,” derler, “gençtim o zaman.” Gençlikte yapılan hatalar affedilebilirmiş. O halde niçin en çok cezalandırılanlar gençler oluyor? Gençliği dizginlemekten zevk aldığını kim itiraf edecek? Gençliğe yönelik nostaljide gizlenen hınç!
Bu öyküde ünlemlere verdiğiniz tepkiyle…
Tepkiyi Metin veriyor. Hangi ünlemlere? Sloganların sonunda çoğalan ünlemlere, birer ünlem olarak gruplaşan gençlerdeki lirizme.
Öykünün diğer kahramanı Elif de “şiirin şiirsel okunuş biçimine” tepki gösteriyor.
Şimdi bu özetlerden, tanımlardan hoşlanmadım. ‘Görünen’ benim için o kadar açık değil. Gizemci olmayan ama dünyayı bir bilmece olarak kavrayan, böylelikle olasılıklar arasında gezinerek kendi varoluşunu bir üst-bilmeceye dönüştüren bir dil kurmaya çalıştım. Bu da beraberinde çözülmesi gereken çelişkiler getiriyor. Mesela Metin o ünlemlerin arasına neden karıştı? Elif o ünlemlerden biri olduğu halde neden böyle bir tepki gösterdi?
Nedensizlik?.. Anlatıcı “Sinek”te neden kendisini birini öldürür gibi öldürmek, intihar etmek değil de cinayet işlemek istiyor? “Af”ta iki arkadaş neden direklerin sağlam dikilip dikilmediğini denetlemek gibi saçma bir iş yapıyor; ardından birbirlerine bağlanmalarının nedeni ne? Anlatıcı neden “Gazoz Kapağı”nın peşinden ayrılamıyor?
Nedensizlik ilkesiyle yazmadım öyküleri. Anlatıcının nedenlerle boğuştuğunu görüyor olmalısınız. Nedenler birbirine ekleniyor, tam bu sırada ortaya çıkan bir neden bu toplamdan çıkıyor, fark başka bir nedenle çarpılıyor. Adını andığınız öykülerde bir ilk neden sunulmuyor, evet; ama okur pekâlâ kendisi bunları bulabilir. Kafasına göre nedenler uydurabilir. Ya da bir ilk nedene gerek yoktur.
Az önce “Hain ve Düşman” üzerine konuşurken başka bir yere varmak istiyordum. Ünlemlere tepki gençliğin şiirselliğine, lirizmine başkaldırı olarak okunabilir. Coşarken coşkuya karşı olan şiirsel bir dil kullanıyorsunuz. Eylemin anlatıldığı bölümden uzun bir alıntı yapacağım, anlatıcı Metin ve Elif’i kavuşturmak istiyor: “Ama hayır, yapamıyordum, çünkü yumruğum havadaydı, bir kere kaldırmışsam nasıl indirebilirdim? Sonra alkışlamam gerekiyordu, sonra türkü söylemem gerekiyordu, sonra atılan sloganlara coşkuyla katılmam gerekiyordu. Sonra yürümem gerekiyordu, sonra durmam, sonra tekrar yürümem; bir asker gibi, bir kahraman gibi. Allah’ım göğsümü böyle şişirirken onlara nasıl yardım edebilirdim? (…) Bu akıntının bir dalgası olan ben onlara yardım edemezdim; çünkü başımı her daim dik tutmak zorundaydım. Ama gözlerimi özgürcesine yuvalarında oynatabilirdim. Gözlerim özgürmüş gibi bunu yapabilirdi ama özgür değildi, çünkü gözkapaklarım geleceğin, gökyüzünün, adımlarımızın aşkıyla çılgıncasına kırpışıyordu.”
Anlatıcı şimdiki bilinciyle gençlik günlerinden birini yaşıyor. Istırap ve alay burada.
“Bakışın Kirlettiği Ayna” adlı öyküdeki şiirselliğe gelelim… “Vazgeçilmiş Renk”i dışarıda tutuyorum. İçinde alayın olmadığı tek öykü.
Şiirsele pek güvenmem. Şiir gibiye değil, şiire ihtiyacımız var.
Bu bölümü şiirsel bir dille yazmadım mı diyorsunuz?
17 parçadan oluşan o bölümde açık bir olay çizgisi kurmaktan sakındım. Bir olaya ya da düşüncelere değil, duyuşlara yoğunlaşılan bu öyküde şiire özgü bir eksiltme yöntemi ve dil kullanılmış olabilir. Bunu inkâr edecek değilim. Ben şiirsel sözcüğüyle çoklarında uyanan duygusallık çağrışımına karşıyım.
“Bakışın Kirlettiği Ayna” adlı öyküde üç anlatıcı var: yazar sesi, kadın ve erkek. Okur onları birbirinden ayırt etmek zorunda. Fakat kadın ve erkeğin sesleri bazı pasajlarda birbirine karışıyor. Aynı dili konuşuyorlar sanki.
Kimin konuştuğunun önemli olmadığı yerlerde öyledir belki de. Ya da şöyle demek daha doğru: öykünün kendisinden kopan, tek tek şahıslardan değil de metnin içindeki öğeler bütününden yükselen bir duman gibi bakılabilir o kısımlara.
Arka kapakta “Bir Kölenin Eğitim Sorunları”, “Bakışın Kirletildiği Ayna” ve “Vazgeçilmiş Renk” adlı bölümlerin gizli bir ana başlık altında toplandığı vurgulanıyor. Bu üç bölümü sizin zihninizde bütünleyen şey nedir? İlki üç senaristin diyaloglarından oluşuyor. Birbirine geçen, birbirinden ayrılan küçük öykücüklerden bir film öyküsüne varılmaya çalışılıyor. İkincisine az önce biraz değindik. “Vazgeçilmiş Renk” ise bir tür deneme.
Bu durum arka kapakta belirtilmişse gizli olduğu söylenemez. Aynı konuya farklı yönlerden yaklaşarak varmaya çalışan üç metinden söz ediyoruz. “Bir Kölenin Eğitim Sorunları”nda ortaya çıkarılmaya çalışılan öykü diğerlerinde gizleniyor.
“Bütün aynaların gösterdiği” şimdi geçmişi sırtlanmış geleceğe koşmaya çalışan bir şimdi değil mi? Aynaların geçmiş ve gelecek arasına sıkışıp kalmış şimdi kaygısıyla kirlendiğini söyleyebilir miyiz?
Hayır. İkisine de hayır. Siz bu yorumu kitapla aynı adı taşıyan öyküye bakarak yapıyorsunuz sanırım. Dediğinize katılmamakla birlikte kendimce bir açıklama çabasına girdiğimde kitap üzerine yanlış bir fikir vermiş olurum. Şunu belirtmeliyim: kitap, adını “Bakışın Kirlettiği Ayna” adlı öyküden almadı. İlk bölümdeki öykülerin tümü bu adı ortaya çıkardı. Sonra da kitabın adı 17 parçalık o öyküye bulaştı.

