25/10/2008 · Kategori: Yazılar
(Bu yazı, dergide "Yazarın Susma Hakkı" başlığıyla yayımlanmıştır.)
Stendhal, Kızıl ile Kara’nın 13. bölümüne Saint Réal’den bir alıntıyla başlar: “Bir roman bir yol boyunca gezdirilen bir aynadır.” Bu kısacık tümcede 19. yüzyıl gerçekçiliğinin temel metaforları olmadık bir sadelikle yan yana gelmiştir. “Yol” yaşamın temsilidir ve roman, tıpkı bir ayna gibi, bu yolculuk boyunca olup bitenleri yansılar. Ancak burada bizi asıl ilgilendiren, yine bu tümceye gizlenmiş şu kimliği belirsiz öznedir: Gezdirilen aynayı kim gezdirmektedir?
Bu gizli özne, hiç kuşkusuz, aynanın neyi yansılayacağına karar veren, bir yaşamı yapan sayısız olgudan keyfi bir seçki oluşturarak onlardan çerçevesi belirli bir öykü çatan yazardır. Ayna her şeyi olduğu gibi yansılar, yazar bu yansımalardan kurmacaya varır. Ayna nesneldir, yazarsa öznel. Roman-ayna benzetmesi, bu nedenle, asla “tam” bir benzetme değildir; çünkü aynanın nesnelliği onu gezdiren yazarın elinde çatlar ve bu çatlaktan yazarın bakışı, tıpkı bir imza gibi, sızmaya başlar. Yazarlar yol boyunca gezdirdikleri aynada yansıyan gerçekliğe, aslında başkalarına ait o öykülere her zaman müdahildirler.
Stendhal, bir yazar olarak metindeki konumunu okurundan saklamaz. 19. yüzyılın Tanrı-yazarlarından da bu anlamda ayrılır. O, gerçekliğin değil, gerçekliğe gönderme yapan bir kurmacanın yazarıdır. Anlatısının var olma koşullarını ve yazının poetikasını, açıktan açığa olmasa da satır aralarında okuruna sezdirir. Vakur bir insanlık durumu görüsüne sahiptir ve bunu bilinçli, kendinden emin ve soğukkanlı bir tutumla okuruna aktarır. Stendhal’in aynasında telaş, anlatma endişesi, soluksuz bir yetememe korkusu yoktur. Aynaların hâlâ parlak ve yekpare, onları gezdirenlerinse kendi bakışlarının ardında sonuna kadar durabildiği ve kararlı olduğu bir çağın sakinidir.
Yazarların yazarlık kurumuyla kurdukları ilişkiyi kendi metinlerinde tartışarak hem yazarlık hem de okurluk kurumunu sorunsallaştırması, hatta metinlerini (Stendhal’i bu anlamda çok gerilerde bırakarak) bu sorunsallaştırma üzerine kurmaları elbette yalnız bizim çağımıza ait bir yönelim değil. Gerçekliğin sayısız görünümü vardır ve mevcut görme biçimlerinin yetersizliği, gerçekliği asla olduğu gibi yansıtamayacağımızın bilgisi köklü ve gelenekli bir bilgidir. Ancak edebiyat tarihine kabaca baktığımızda (Cervantes’ten Sterne ve Stedhal’e ve sonrasında Woolf, Joyce gibi yazarların sadık birer sürdürücüsü olduğu “yazıyı yazının konusu yapma” geleneğine) şunu açıkça göreceğimizi düşünüyorum: Bu bilgi, yazarları endişeye değil, yeni arayışlara sürükleyen bir bilgiydi. Şimdiyse, (20. yüzyılın ikinci yarısından bu yana belki) bütünselliği söz veren büyük anlatıların inandırıcılıklarını neredeyse bütünüyle yitirdiği, aynaların çatladığı ve yansımaların bozguna uğradığı, yazarlarınsa öykü anlatmanın olanaksızlığıyla karşı karşıya kaldığı bir çağda yazıyor ve okuyoruz.
Mehmet Erte’nin henüz yayımlanan ilk öykü kitabını, Bakışın Kirlettiği Ayna’yı okurken, kendi olanaksızlığıyla başa çıkmaya çalışan bu yazının aslında bir tür manifesto olduğunu düşündüm. Ne kendine ne de okuruna bir an olsun rahat bir soluk aldırmayan bu metin, aynı anda dünyaya ve onun bir yansıması olarak kendine paramparça bir ayna tutuyordu. Böylece gerçekliğin yekpare, tutarlı ve kavranabilir olduğu sanısını daha en başta yok ediyordu. Bir ayna paramparçaysa, onda yansıyan gerçeklik de bozguna uğramış bir gerçekliktir. Erte, yol boyunca gezdirebileceği parlak ve yekpare bir aynasının olmadığını, olsa da bu aynanın kendi bakışıyla kirleneceğini, bu nedenle, aynadaki yansımaları değil yalnızca kendi kirli bakışını anlatabileceğini, yazarlık yetkesinin bu anlamda elinden alınmış olduğunu, iktidarsızlığını ve öfkeli çaresizliğini her satırda bas bas duyuran bir yazar. Erte öykü değil, öykü anlatmanın olanaksızlığını anlatıyor. Bozgunu ve bozgunla gelen yoksunluğunu anlatıyor. Bir metin olarak var olma koşullarını kendi içinde teşhir ettiği, her daim yarım ve yetersiz kalacağı gerçeğini durmaksızın duyurduğu ve kendi poetikasının sorunlarını yine kendi kendine tartıştığı için bu kitabın her şeyden önce bir manifesto olduğunu düşündüm. Bu son derece kişisel manifestoda Erte bundan sonra ne yazacağını (ya da ne yazmayacağını) da ortaya koymuş bence.
Kitap dört ana başlıktan oluşuyor: “Delik”, “Bir Kölenin Eğitim Sorunları”, “Bakışın Kirlettiği Ayna” ve “Vazgeçilmiş Renk”. Bölümler kendi içlerinde tematik ya da biçemsel bir bütünlük taşıyorlar. Ancak bu okuru yanıltmasın ve ona her bölümde yeni bir dünyanın kapılarının aralanacağını düşündürtmesin. Çünkü Erte, kitabının 2. 3. ve 4. bölümlerinde bize aynı öyküyü başka biçimlerde anlatıyor. Önce bu öyküyü nasıl anlatacağını tartışıyor, onu açıktan açığa her ayrıntısıyla kuruyor. Sonra öyküyü anlatıyor; ama onu kırık dökük yansımalara, nereye iliştireceğimizi bilemeyeceğimiz zaman dilimlerine bölerek; hatta, bir yazar olarak susma hakkını biraz fazla kullanarak. Yetmiyor; öyküden geriye kalan belli belirsiz, üzerine azıcık bir ışık düşürülmüş duyguyu, uzun mu uzun bir denemenin konusu yapıyor. Okuruna güvenemeyen bir yazar gibi tıpkı, aynı kavramların çevresinde farklı usluplar ve anlatım olanakları kullanarak dönüyor, tekrar tekrar anlatıyor. Bir yandan, aşkı, iktidarı, aldanışı, aldatılmayı, cinselliği, affetmeyi, reddetmeyi, bağlanmayı ve insan varoluşunun temel açmazlarını içeren oldukça geniş, akılcı ve estetik bir kadraj sunuyor okuruna. Ama diğer yandan, okurunun dikkatini içeriğe değil, biçime çekiyor: Kadrajın ardındaki gözün anlatma telaşına, öykülerin aslında sayısız farklı biçimde anlatılabileceğine, her öykünün yarım ve yetersiz olduğuna ve anlatıcının mutlak yenilgisine.
Kitabın son üç bölümünde bir gösteriye dönüşen bu telaş, ilk bölümdeki öyküleri ortaklaştıran ana omurga aslında. “Bana Ne Ben”in, okuruna söz verdiği öyküsüne bir türlü başlayamayan, bunun yerine “nasıl yazdığı” hakkında endişeyle konuşup duran, sonra da okurunun eline öykü diye saçma bir hapşırık anekdotu tutuşturan (adam bir otobüse biner, bir kadının yanına oturur, kadın hapşırır, adam “çok yaşa” der) anlatıcı sesi şöyle diyor öykünün sonlarına doğru: “Ağzımdan başlayarak parçalandım. Parçalandım parçalan parça par par parça parçal parç pa parçalan parçaland p a arç al dım an. Parçalar arasında hiçbir tutarlılık yoktu.” Ağızdan, yani şeyleri dillendirdiğimiz yerden başlayan bu parçalanma, varlığını bütün öykülerde alttan alta duyuran genel bir parçalanmaya, yazarın bakışındaki kaçınılmaz paramparçalığa gönderme yapar. Öyküler organik bütünlüklerini, anlatıcı seslerse psikolojik bütünlüklerini durmaksızın yitirir. Okurlar, öyküye başlamaktan kaçınan, daldan dala atlayıp bir türlü bir yere varamayan bu geveze ve gürültücü anlatıcı seslerin yarattığı bilmecemsi söz kalabalığında ister istemez Çehov’un öykü üzerine şu ünlü tümcesini anımsayacaktır: “Bir öyküye başlarken, diyelim, duvarda bir tüfeğin asılı olduğunu söylediniz, o tüfek ya öykünün sonunda ya da daha önce kesinlikle ateş almalıdır.”Ama okurunun nerede ne düşüneceğini takıntılı bir biçimde ve durmaksızın hesaplayan bu telaşlı, iktidarsız ve öyle olduğu için de küstah anlatıcı ses(ler)in kimselere papuç bırakmaya niyeti yoktur: “Bu öykünün yazarı Çehov değil.”
Bir sözcükle bir diğer sözcük arasındaki boşlukta kararsızlık ve endişe içinde sayıklayan ve bıktırırcasına gevezelik eden seslerin her birinin işaret ettiği şey aynı: Metindeki yarık; tuhaf, dipsiz delik; aynasını telaşsız ve kendinden emin adımlarla oradan oraya gezdiren eski, soluk ama çok tanıdık bir silüetin yokluğu: Yazar biçiminde bir delik. Erte’nin bir yazar olarak demir attığı yerin bu delik olduğunu, kendini o yokluktan var ettiğini ve edeceğini düşünüyorum.
Mehmet Erte, kendi geleneğiyle kurduğu ilişkiyi yazısının omurgası hâline getirmiş ve anlatmanın olanaksızlığından bir estetik uzam oluşturmayı başarmış bir yazar. Bir yazar olarak parçalanışına okurunu tanık kılan ve onu da bu parçalanma deneyimine ortak eden biri. Gerçekliğe ve anlama asla tam anlamıyla nüfuz edemeyeceği, zaten aslolanın varılacak yer değil yürünecek yollar olduğu, yazının da “bakılan”la değil “bakış”la ilgili olduğu bilgisiyle yazıyor. Arayışını da bu bilgiyle temellendiriyor: “Dışarı fırladığımda anlam bulutlarının belki de hiçbir zaman dağılmayacağını ama yine de yılmadan onun peşinden gideceğimi biliyordum.”
Anlamı “anlam” yapan, ona bakan göz ve bakıştaki dirençtir. Erte, yılmadan bakan ve aynı anda kendi bakışına da bakabilen bir göz. Son bir alıntı:
“Uzaklarda bir ayna yok. Evet, hepsi burada, görüyorsun. Hepsi bakışla kirlenmiş.”